Geldi, Geçti Ömrüm Benim Mahalle dediğin şey, insanın çocukluğunu romantize eden bir hafıza değil; tam tersine, karakterini şekillendiren küçük bir savaş alanıdır.Ben de o savaş alanının içinde, gamzeli, beyaz tenli, dalgalı saçlı, mavi gözlü “mahalle çocuğu versiyonu Amerikan film figürü” olarak büyüdüm. Yaş 12-13… Dünyanın en ciddi meseleleri: taso, saklambaç ve mahalle maçıydı.O yaz, mahalleye Yelda geldi.Sarı saçları, yeşil gözleriyle sanki mahalleye yazılım güncellemesi gelmiş gibi bir şey oldu. Erkek çocuklarının tamamı “anlam veremediği bir motive olma hali”ne girdi. Mahalle maçları ciddileşti, kaleciler dramatikleşti, saklambaçlar stratejik operasyonlara döndü.Bir arkadaşımız bayramlık takım elbiseyle kaleye geçti. Bir diğeri Yelda izliyor diye kendini Pele sanmaya başladı. Çocukluk işte… Abartının saf hali.Ben ise o gün hastaydım. Ama o hastalık, bildiğin hastalık değil; çocukların “hayatla ilk kez tanıştığı günlerin arızası”ydı. Ev hali, keyifsizlik, biraz da kaderin mizahı…Kapı çaldı.Ve Yelda kapıda.Elinde kaybettiği tasolar, yüzünde “bunu kim çözer?” ifadesi…O an mahalledeki bütün erkek çocuklarının hikâyesi tek bir noktaya sıkıştı: kahramanlık mı, rezalet mi?Ben “mahalle yanar” modundaydım. Ama içimdeki o büyük cümleler, hayatın küçük gerçekleriyle sürekli test ediliyordu.Dışarı çıktık.Oyun başladı.Tasolar dizildi, kurallar değişti, rekabet büyüdü. Her şey çocukça ama bir o kadar da ölümcül ciddiyetteydi.Sonra o an geldi…Bir bakış, bir yakınlık, bir anlık temas.Çocuk aklının “aşk” dediği şey, aslında sadece dikkat edilme ihtiyacının en saf haliydi.Ve ben o anda, tüm o mahallenin gözleri önünde, hayatımın en utanç verici derslerinden birini aldım: insan bazen büyümeyi bir anda öğrenir.O gün mahallede herkes bir şey öğrendi.Kimisi kaybetmeyi, kimisi kazanmayı, kimisi de büyümeyi…Ben ise şunu öğrendim:Çocukluk dediğin şey, bazen insanın ömrü boyunca gülerek hatırladığı bir utanç koleksiyonudur.
Cemil Biçer