Gazeteci Barış Terkoğlu’nun gündeme taşıdığı iddia, eğitim ortamının siyasal gözetim alanına dönüştürülüp dönüştürülmediği sorusunu yeniden ülke gündemine soktu.
İddiaya göre Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri, İzmir’deki İzmir Özel Tevfik Fikret Okulları’nda ilkokuldan liseye kadar öğrencilerle birebir görüşmeler yaparak din derslerinin işlenip işlenmediğini ve derslerde cumhurbaşkanına hakaret edilip edilmediğini sorguladı.Bu tablo yalnızca bir denetim faaliyeti olarak görülemez. Çocuklara yöneltilen soruların niteliği, pedagojik bir değerlendirmeden çok siyasal sadakat yoklamasını andırıyor. Eğitim kurumları, devletin ideolojik hassasiyetlerini ölçen laboratuvarlara dönüştürüldüğünde, ortaya çıkan şey denetim değil; korku iklimidir.Bir ülkede ilkokul çağındaki çocuklara “Evde cumhurbaşkanına hakaret duyuyor musun?” sorusunun yöneltilmesi, sadece eğitim sisteminin değil, toplumun mahrem alanlarının da gözetim altına alınmaya çalışıldığını gösterir. Bu, aile ile devlet arasındaki güven duvarına müdahaledir. Çocuğu, evinin tanığı ve ihbarcısı konumuna iten bir zihniyetin demokratik bir toplumla bağdaşması mümkün değildir.Eğitim; sorgulayan birey yetiştirmek içindir, biat eden nesiller üretmek için değil. Din dersinin işlenip işlenmediğini denetlemek başka şeydir; öğrencileri siyasal atmosfer hakkında sorguya çekmek bambaşka bir şeydir. Devletin görevi çocukların zihinsel özgürlüğünü güvence altına almakken, onları korku ve otosansürle tanıştırmak geleceği ipotek altına almaktır.Bu tür uygulamalar, öğretmeni baskı altına alır, öğrenciyi korkutur, veliyi susturur. Sonunda okul, bilginin değil sessizliğin üretildiği bir mekâna dönüşür. Sessizlik büyüdükçe toplum küçülür.Bir ülke eğitim sistemini özgür düşünce yerine siyasal sadakat üzerine kurmaya başlıyorsa, mesele yalnızca okullarla sınırlı değildir. O ülke, geleceğini daraltıyor demektir.Ve en tehlikelisi şudur: Çocukların korkarak büyüdüğü toplumlar, cesur yetişkinler çıkaramaz.