Bir Yanlış Tüm Doğruları Götürür“Fortune favours the brave” yani “şans, cesurlara yardım eder” sözü, modern dünyanın en çok alkışlanan mottolarından biri. Özellikle liberal düşünce geleneğinde risk almak, neredeyse başlı başına bir erdem olarak sunulur. Cesaret yüceltilir, sonuçlar ise çoğu zaman “şans” kavramına havale edilir.Biz ise tarihsel ve kültürel kodlarımız gereği risk almaya yatkın bir toplumuz. Gözü kara olmayı severiz. Hatta birinin arka arkaya başarı elde etmesini çoğu zaman rasyonel bir çerçeveye oturtmak yerine “ballı” diyerek açıklamayı tercih ederiz. Bu yaklaşım, başarıyı sistemli çabanın değil, görünmeyen bir “itici gücün” sonucu olarak görme eğilimimizin bir yansımasıdır.Oysa hayatın diyalektiğinde “şans” diye bir değişkenin yeri tartışmalıdır. Determinist bir bakış açısıyla bakıldığında, her sonuç bir nedenler zincirinin ürünüdür. Ancak özellikle Orta Doğu toplumlarında “mukadderat” kavramı, bu zincirin üzerine metafizik bir katman ekler. Kimi insanlar görünmez bir el tarafından destekleniyor, kimileri ise aynı el tarafından engelleniyor gibi algılanır. Modern bilim buna “olasılık” veya “şans faktörü” derken, toplum bunu kaderle açıklamaya devam eder.Eğitim sistemi de bu zihniyetin dışında değildir. Çoktan seçmeli sınavlar, hayatın bir tür mikro simülasyonu olarak kurgulanmıştır. Ancak bu simülasyonun “adaletini” sağlamak adına geliştirilen “üç yanlış bir doğruyu götürür” ya da bizdeki haliyle “dört yanlış bir doğruyu götürür” sistemi, aslında ölçme-değerlendirme sorununu çözmekten çok, onu daha karmaşık hale getirmiştir.Bu sistemin temel varsayımı şudur: Bilmeden işaretleme ile bilenin ayrılması. Ancak gerçek hayatta böyle bir matematik yoktur. Hayat, bir sınav kağıdı gibi işlemez. Çoğu zaman tek bir hata, onlarca doğruyu silip süpürebilir. Bir yanlış karar, yılların emeğini yok edebilir. Bir anlık dikkatsizlik, telafisi olmayan sonuçlar doğurabilir.İşte bu noktada çarpıcı bir gerçek ortaya çıkar:Sınav sisteminde üç ya da dört yanlış bir doğruyu götürürken, hayatın kendisinde bir yanlış tüm doğruları götürebilir.Bu durum, mevcut eğitim sisteminin hayatın gerçek dinamiklerini ne kadar yansıttığı sorusunu gündeme getirir. Eğer amaç gerçekten bireyi hayata hazırlamaksa, ölçme yöntemlerinin de buna uygun olması gerekir. Çoktan seçmeli testler yerine, ucu açık soruların ağırlıkta olduğu bir sistem; düşünmeyi, analiz etmeyi ve ifade etmeyi teşvik eden bir yapı çok daha adil ve gerçekçi olabilir.Ancak burada da başka bir sorun devreye girer: Değerlendirme sübjektifliği. Yani mükemmel adalet arayışı, her yöntemde başka bir eksiklikle karşılaşır. Bu da bizi şu soruya götürür:Palyatif çözümlerle, yani geçici ve yüzeysel önlemlerle gerçekten adil bir sistem kurulabilir mi?Belki de asıl mesele, “kusursuz sistem” arayışının kendisidir. Çünkü ne eğitimde ne de hayatta mutlak adalet mümkün görünmektedir. Ancak bu, daha iyisini aramaktan vazgeçmek için bir gerekçe değildir.Asıl soru hâlâ ortada duruyor:Daha kaç nesil, eksik ve tartışmalı sistemlerin deneme tahtası olacak?
Cemil Biçer