KIRK DAKİKA GÖZLERİNDE ERİMEK: BİR ŞİİRİN ANATOMİSİ.

KIRK DAKİKA GÖZLERİNDE ERİMEK: BİR ŞİİRİN ANATOMİSİ.

Cemil BİÇER

Lise yıllarının o ele avuca sığmaz, “Hababam Sınıfı”nı aratmayan atmosferinde, 6-Ed B sınıfının kapısından içeri giren o genç kadını dün gibi hatırlıyorum. Hepimiz onu yeni gelmiş bir öğrenci sanmıştık. Hatta ben, biraz da o günlerin verdiği çocuksu bir misafirperverlikle yanına gidip, “Benim sırama oturabilirsiniz” demiştim.Mavi gözlerini kırpıştırarak o devasa “Türk ve Batı Edebiyatı” kitabını uzattı: “Kürsüye koyar mısınız lütfen?” O an sadece bir kitap değil, ömrümün geri kalanını şekillendirecek bir tutku bırakılmıştı ellerime. “R” harflerini söyleyemeyişindeki o kendine has zarafetle, “Ben yeni edebiyat öğretmeninizim” dediğinde, şaka yaptığını sanıp “Ben de sanat tarihi öğretmeniyim” diye karşılık vermiştim. O kadar genç, o kadar çocuksu bir duru güzelliği vardı ki…İnsan kolay aşık olan bir yapıya sahip olunca, bu estetik karşısında kayıtsız kalması mümkün olmuyor. Sayın F. M. Erdurmaz; sadece benim edebiyat öğretmenim değil, içimdeki o uyuyan devin, edebiyat tutkusunun da müsebbibi oldu.O günden sonra hayatım değişti. En ön sıraya taşındım. Okulun o “haşarı” çocuğu gitti; yerine efendi, centilmen ve dersin en gözde öğrencisi geldi. Aşk, insanın sadece kalbini değil, karakterini de terbiye ediyordu. Pazar yeri curcunasına dönen sınıfta, o mavi gözlere dalıp giderken, aslında sadece bir öğretmeni değil, bir sanatı izliyordum.Hatta işi ileri götürüp, sınıfta terör estirir olmuştum: “Teneffüste ne yaparsanız yapın ama edebiyat dersinde uslu duracaksınız!” Arkadaşlarıma kurduğum bu “edebiyat baskısı”, tamamen o masum aşkın sınıf disiplinini koruma çabasıydı.Asıl hikaye ise, öğretmenimin okul gazetesi çıkarma hayaliyle başladı. Kimse gönüllü olmuyor, o ise o buğulu bakışlarıyla bana bakıp, “Bu görevi sana veriyorum Cemil” diyordu. O bakışta bir ricadan fazlasını, “Senden başka tutunacak dalım yok” feryadını okuyordum (ya da aşık yüreğim öyle okumak istiyordu).Bu görev, içimdeki yangını kağıda dökme fırsatıydı. Gazetenin ilk sayfasına, o kırk dakikalık derslerin bende bıraktığı izi şu dizelerle nakşettim:EN GÜZELİ BU DEĞİL Mİ?SENİ KIRK DAKİKA SEYRETMEK.KIRK DAKİKA ERİMEK GÖZLERİNDE,HER KIRK DAKİKA YENİDEN SEVMEK SENİ.Bugün geriye dönüp baktığımda; bir şiirin anatomisinin, aslında bir insanın ruhuna dokunan bir “öğretmen” sevgisiyle nasıl şekillendiğini daha iyi anlıyorum. Edebiyat, sadece kitaplar arasında değil, o kara tahtanın önünde parlayan mavi bir çift gözde başlamıştı benim için.Sahi, bir öğretmenin öğrencisine verebileceği en büyük ders, ona hayatı boyunca taşıyacağı bir “tutku” bırakmak değil midir?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir